reklam
reklam
SON DAKİKA

Köroğlu Gazetesi | Bolu

BİR FELSEFECİ BİR DE ÖĞRENCİ

BİR FELSEFECİ BİR DE ÖĞRENCİ
ünal çamdali( [email protected] )
24 Mart 2022 - 12:25

Bir Felsefeci

Felsefe alanında, ülkemizin önde gelen bilim insanlarından, merhum Prof. Dr. Nermi Uygur aynı zamanda dil konusunda da eserler vermiş birisidir. “Dilin Gücü-Denemeler” (Yapı Kredi Yayınları, 2021)” kitabında, anadilin ve Türkçenin önemini, Almanya’da yaşadığı olaylarla ilişki kurarak samimi bir üslupla anlatmaktadır. Kitapta belirttiğine göre felsefe eğitimi için Almanya’ya gider. Bu amaçla Almancayı çok iyi öğrenmesi gerektiğini düşünür ve var gücüyle bu dili geliştirmek için gayret eder. Neredeyse Türkçeyle ilgisini keser. Zaten yaşadığı yerde, Türk de yoktur. Kendi tabiriyle “Almanca ile uyur, Almaca ile uyanır”. Almanca, düşlerine girer. Rüyasında bile İstanbul’daki evlerinde, Almanca konuşulduğunu görür. Artık o, su kaynatıcısına “tauchsieder”, kitaplarını koyduğu rafı sabitlemek için kullandığı şeye de “döbel” der. Hatta bir gün çocuklara horoz taklidi yaparken tıpkı Almancadaki (ya da Almanlar) gibi “ki-ki-ri-ki” diye seslenir…

Bir karnaval gününde, bir eğlence mekânında eğlendikten sonra sabaha karşı, evine gitmek için tramvaya biner. İşte ne olduysa o tramvaya bindikten sonra olur. Tramvaydaki herkes Türkçe konuşmaktadır. Bir an çok şaşırır. Pırıl pırıl Türkçenin kendisine doğru geldiğini düşünür. O, alıştığı hecelerin yanında olduğu duygusuna kapılır. Sanki yeniden doğmuşçasına, kendine gelir. Üstelik bir ara “ü-ü-rü-ü” diye seslenir. Zira onun için bundan sonra yeryüzünün bütün horozları, Türkçe öter…

Aslında o (kendi ifadesiyle) “olmazı” denemiştir. Anadilinden sıyrılmaya çalışmanın imkansızlığını, anlamıştır. Adeta özüne dönmüştür. Daha önce kavramların Almancasını merak ederken artık Türkçelerini merak etmeye başlamıştır. Bu olaydan sonra Türkçe konuşmak, Türkçe anlatmak ister. Türkçe adeta burnunda tüter…

Bir Öğrenci

Hocanın yukarıda ismini belirttiğim kitabını okuyunca, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesinde gerçekleştirdiğim, “Bilim Dili Türkçe” konulu söyleşinin bitiminde, konuyla ilgili duygu ve düşüncesini benimle paylaşan, Türkçe Öğretmenliği Bölümünde okuduğunu söyleyen, “Begüm” adlı öğrenci aklıma geldi. Bu öğrencinin duyguları, Nermi Hocanın karşılaştığı olay sonrası (Türkçe ile ilgili) yaşadığı duygu durumuna, sanki benziyordu (isimlerini hatırlayamadığım, yanılmıyorsam psikoloji ve biyoloji bölümlerinde okuyan, biri kız diğeri erkek iki öğrenci de benzer duygulara sahipti). Zira onda da benzer heyecanı ve coşkuyu gördüm. Söyleşiden çok mutlu olduğunu belirtirken adeta gözlerinin içi gülüyordu. Türkçe özelinde, dilin temel veya teknik yapısı ile ilgili kavramları, olguları, konuları; diğer disiplinlerle birleştirmeye çalışan, bölüm dışından, mühendis (teknik alandan) bir hocadan duymanın, kendisinde yarattığı heyecanı, coşkuyu ve mutluluğu ifade tarzı, görülmeye değerdi. Söyleşide söylenen (belki de başka yerlerde söylenmeyen) konular, onu çok etkilemişti. Sunum sonrasında pek çok öğretim üyesi ve öğrenci de olumlu duygu ve düşüncesini belirtti. Ancak o öğrencinin tepkisi, gerçekten farklıydı. Bir önceki yazımda da ifade ettiğim gibi bu tür öğrencileri (veya gençleri) düşününce, eylem küçük olsa da sonucunun büyük olacağı konusundaki ümidim hep aynıydı. Esas olan şairin dediği: “Tohum saç, bitmezse toprak utansın; Hedefe varmayan mızrak utansın” duygusuyla hareket etmektir. Keşke! Türkçe Bölümünde okuyan diğer arkadaşları da orada olsaydı. Onlar da olumlu veya olumsuz düşüncelerini ortaya koysaydı!..

Müziğin DiliHacı Arif Bey’in Sezgisi

Yıllar önce Finlandiya’ya gitmiştim. Orada, tanıştığım Türk’ün dükkanına ara sıra gider hem bir şeyler yer hem de dükkân sahibi ile sohbet ederdim. Oraya Finlandiyalı insanlar da gelir ve genellikle Türk döneri yerdi. Bazen tek başıma otururken dükkânda sürekli çalınan, Türk Müziğini dinlerdim. Dinlerken de bir yandan kendi kendime sorardım: o anda örneğin Zeki Müren veya Emel Sayın gibi sanatçıların söylediği, bize mahsus şarkıların, Finler için de anlamı var mıydı? Yahut bizde gelişen anlam ve duygu, onlarda da oluyor muydu?.. Yanıtlarını da kendimce vermeye çalışırdım…

Müziğin evrensel yönü olsa da dili ve ezgisi (bestesi) millete veya kültüre aittir. Sözleri anlaşılsa da duygu ve mesajlarını en iyi, ortaya çıktığı yerin veya kültürün insanları anlayabilir. Benzer duygu ve mesajlar; farklı kültürlerde, farklı müzik tarzıyla yansıtılır. Bu hususta her milletin kendine has stili vardır. Her müzik güzeldir ancak benzer duygu ve düşünceler; farklı milletlerde, farklı sözlerle ve ezgilerle icra edilir. Tepkileri, duyguları benzese de örneğin bir Fin’in özgün Türk müziğinden anlaması, üstelik ondan bir Türk kadar etkilenmesi, elbette beklenmemelidir. Dolayısıyla müziğin kendine has ezgileri, kuşkusuz yereldir. Millete, kültüre, değerlere ve yöreye aittir.

On dokuzuncu yüzyılın en önemli müzisyenlerinden Hacı Arif Bey’in, müzik konusundaki yeteneğini sınamak isteyen bir gayrimüslim, onu evine davet ederek (yanılmıyorsam kemanla) kendi kültürüne ait bir müzik çalar ve sonrasında bunun ne tür bir müzik olduğunu, tahmin etmesini ister. Hoca, çalınan müziği daha önce hiç duymadığını ancak onun ilahi bir tema taşıdığını ve onda Allah’a yalvarış hissettiğini söyler. Bunun üzerine adam, hocanın elini öpmek ister, ondan özür diler ve onun büyük bir usta olduğunu kabul eder. Zira ona ilahi müzik çalmıştır. Müzik dehası Hoca da bunu anlamıştır.

Hacı Arif Bey müziğin dilini bilir fakat onu herkesin bilmesini beklemek, doğru değildir. Zira yeryüzüne onun gibi kaç kişi gelmiştir; gelse de kendini onun gibi yetiştirmiş midir?..

Sonuç ve Tavsiye

Nermi Hoca kitabında ifade ettiği gibi aslında anadil olgusu, diğer dillerden çok farklıdır. Ona göre çiçeklerin, renklerin, mantığın, matematiğin hatta tamtamların bile dili vardır (tüm bunlara müziği de eklemek gerekir). Fakat bunların hepsi özeldir. Örneğin matematik dili sadece matematik yaparken kullanılır. Anadil ise özel ve yapma dil değildir (belki de bundan dolayı Esperanto gibi dünya dili oluşturma gayretleri, sonuçsuz kalmıştır). Hiç kimse anadilini kendisi yapmış değildir. Anadil temel dildir, özel dillerden önce gelir ve tüm dilleri de kuşatır. Bu bağlamda yine hocaya göre tüm insanlar “benim” dediği bir dili konuşur.

İnsan; dilinin, ilinin (ülkesinin), kültürünün değerini; memleketinden uzak diyarlarda, farklı mekânlarda, daha iyi anlar. Her milletin farklı olduğunu, birbirine benzemediğini ve farklılığın da (muhtemelen) yaradılıştan kaynaklandığını, bizatihi görerek, yaşayarak kavrar. Bu hususta zaman zaman ülkemiz gençlerine; “belli süre, yurt dışında yaşamalarını” tavsiye ederim ki dilinin, ülkesinin, milletinin ve değerlerinin kıymetini bilinsinler…

Hoşça kalın…

Not: Üniversitedeki söyleşinin düzenlenmesine emek veren, Sosyoloji Bölümü mezunu, Emirhan ve arkadaşlarına teşekkür ederim.

Kep Adresi [email protected]