reklam
reklam
SON DAKİKA

Köroğlu Gazetesi | Bolu

Ortaokulun ve Lisenin Almanca Hocası

Ortaokulun ve Lisenin Almanca Hocası
ünal çamdali( [email protected] )
01 Haziran 2022 - 11:47

İlkokulu bitirince öğretmenim Emel Hanım, eşi Yaşar Beyin Kayseri Sümer Ortaokulunda hoca olmasından dolayı orada okumamı istedi. Ben de öğretmenimin isteğine uyarak anacığımla okula gidip, kayıt oldum. Böylelikle benim için Sümer Ortaokulu ve sonrasındaki Sümer Lisesi eğitim süreci, başlamış oldu. Şimdi düşünüyorum da “iyi ki de böyle olmuş!” diyorum. Bugün olsa ortaöğretimdeki eğitimimin, yine aynı okullarda olmasını isterim. Özellikle lise, gerçekten çok farklıydı. Eğitim hayatıma çok ciddi dokunuşlar yaptı. Zamanın Kayseri’deki en iyi lisesiydi. Ortaokulu Sümer’de okumasaydım, liseyi de Sümer’de okumam, büyük ihtimalle mümkün değildi.

Ortaokula başladığımızda belli bir süre galiba ilk dönem, pek ders yapamamıştık. Zira hocaların çoğu kısa dönem askere gitmişti. Bu da eğitim açısından olumsuz bir durumdu. Yanılmıyorsam ilk dönem dersimize gelen sadece üç hocamız vardı: Almanca ve Ticaret derslerinin hocaları ile avukat olmasına rağmen Türk Dili dersine giren hocamız. Ticaret dersinin hocası çok iyiydi. Gözleri de görmezdi ancak bize bir şeyler öğretmek için çaba sarf ederdi. Diğer hocalara göre yumuşak huylu, şık giyimli ayrıca akıllı ve beyefendi biriydi. Sınavlarda öğrencilerin birbirine bakmasını değişik yöntemlerle engellerdi. Diğer avukat olan hocamız ise dilbilgisi ile birlikte daha çok, Şinasi isimli arkadaşımıza, roman okuturdu. O da güzel okurdu. Ders de günün son saatlerindeydi. Biz de öğlenci olduğunuzdan, dersin işlendiği saatlerde hava kararırdı. Şinasi’nin okuduğu romandaki bir Türk subayının maceraları karşısında, belki havanın da etkisiyle derin hayallere dalardık. O dönem idareci olan bir hocamız da ara sıra sınıfa gelir, bizlere okumamız ve çalışkan olmamız yönünde çeşitli öğütler verirdi. Okulda başka hocalar olsa da onlar dersimize gelmezdi. Bir hoca daha vardı, onu da hatırlıyorum o da bazen sınıfa gelir “çok okumuş olduğunuzu sanmayın! Ben yirmi yıl okuyarak bu seviyeye geldim (öğretmen oldum)” derdi.

İlk dönem ortaokulda iyi eğitim yapılamaması, pek çok kişinin mağdur olmasına neden olmuş olabilir. Hatta özellikle okula yeni başlayan öğrencileri, okuldan soğutmuş da olabilir. Ancak yapacak bir şey yoktu. Şimdi düşününce “keşke hocalar eğitimden uzaklaşmasaydı!” denilebilir. Günün koşulları ve anlayışları bugünkü gibi olmasa da farklı çözümler bulunabilirdi. Her şeye rağmen her koşulda eğitimin önemi, göz önünde tutularak düzenlemeler yapılmalıydı. Allahtan! İkinci dönem hocalarımız geldi de dersler normal olarak başladı. İlk dönem gerçekten kayıptı. Galiba derslerden bütünlemeye (ikmale) kalanlara, o dönemler yaz kursu gibi bir program vardı. Belki de müfredat bu şekilde tamamlandı.

Almanca dersinin hocası olan Kasım Özbakan Hocamızın ilk derse geldiği günü hep hatırlarım. Sınıfa girer girmez “Guten tag!” dedi ve herkes şaşırdı. Benim gibi şaşırmayanlar da Hocaya aynı şekilde cevap verdi. Daha ilk derste, ilk girişte Almaca “iyi günler” demesi, biraz tuhafımıza gitse de anladım ki Hoca bize Almancayı öğretecekti. Zira ders işleme tekniği bakımından diğer hocalara pek benzemediği belliydi. Önce biraz kitaptan okutuyor, sonrasında da “die Hefte und die Bucher, zumachen! (defterleri ve kitapları kapatın!)“ deyip, bizi konuşmaya zorluyordu. Daha ilk günden böyle yapmaya başlamıştı. Adeta kafamıza Almancayı işliyordu. Örneğin iki kişiyi tahtaya çıkartıyor, çeşitli konuşmalar yaptırıyordu. Dersi dilbilgisine boğmuyor, pratiğe önem veriyordu.  Arkadaşlar da bunu seve seve yapıyordu. Herkeste Almanca öğrenme hevesi başlamıştı. Öğrenciler konuşmayı yapamayınca veya Hocanın sorduğu sorulara cevap veremeyince, Hoca kızıyor ve bazen de sertleşiyordu. Çok sert bir yapısı olmakla birlikte çok iyi bir hocaydı. Dersini sevdiriyordu, derste bazen kendimi Almanya’daymışım gibi hissediyordum. İçinde bulunduğumuz mekân basit bir yapı olsa da hayaller başkaydı. Kendini mesleğine adadığı belliydi. Almanya’da kaldı mı kalmadı mı bilmiyorum ancak giyim tarzı biraz Almanlara benziyordu. Derste bazen “Kayserililer şöyle der”, şeklinde cümlelerle başlayan, Kayseri’ye ait özdeyişlerden bahsederdi. Bunlar daha çok pratik yaşam ile ilgili birikimlerdi. Bu tarzını da hiç unutamadım. Belli ki yaşam tecrübesi de vardı ve derindi. Biraz da babama benzerdi.

Bir taraftan da öğrencilerin korkulu rüyasıydı. Disiplinli ve çalışkandı. Dersine çok önem verdiğinden ve sert yapısından kaynaklı olarak bazı öğrenciler ona tepki duyardı, çok da korkardı. Hatta arkasından ona “Kasım Ağa” derlerdi. Ağa Kayseri’de etkin makam sahibi anlamındaydı. Zengin ve etkin insanlara ağa derlerdi. Bazen babama da ağa derlerdi. O dönemin her şeyi gibi öğrencileri de farklıydı. Hocalar ile öğrenciler arasında çekişme ve gizli bir rekabet vardı. Öğrenciler: “biz de varız” der gibiydi. Hocalar işi çok sıkı tuttukça, etki tepki misali, öğrenciler de ister istemez tepki gösterirdi. Hocaların haklı olduğu taraf olmakla birlikte öğrencilerin de haklı olduğu taraf vardı. Hocalar öğrencilerin hemen hemen her şeyine karışırdı: Saç, tırnak ve diğer pek çok şeyleri kontrol eder ve sert müdahalelerde bulunurlardı. Saçları uzatmak gibi pek çok şey ve eylem yasaktı. Bu da ister istemez öğrencilerde tepkiye neden olurdu. Günün sonunda hoca ve öğrenci birbirine cephe almış olabilirdi. O günlerin anlayışları, günümüz anlayışlarından farklıydı. Kasım Hocamız tam da o koşulların hocasıydı. Zamanının özelliklerini taşıyordu; Almancayı öğrenmemiz için de çok çaba sarf ediyordu…

Hoca, lise ikinci sınıfta da dersimize geldi. Fakat artık ne biz eski bizdik ne de o eski hocaydı. Okul da aynı okul değildi. Kimsenin eski heyecanı da kalmamıştı. Zaten üniversiteye girme telaşı da sarmıştı, hepimizi. Almanca da önemini kaybetmişti. Tüm toplumda yavaş yavaş İngilizce sevdası, başlamış gibiydi…

Üç yıl ortaokul, bir yıl da lise olmak üzere toplam dört yıl Almanca dersime geldi. Almanca denince aklıma hep o geldi. Onu unutmak da mümkün değildi…

Geçen gün Şaban isimli sınıf arkadaşım, Kasım Hocamızın vefat ettiğini söyledi. Hüzünle birlikte biraz da pişmanlık yaşadım. Kendi kendime: “keşke daha önce konuşma fırsatım olsaydı!” dedim lakin olmadı veya olamadı. Şaban daha önce Hoca ile aynı mahallede oturduğunu ve ara sıra görüştüğünü bana söylemişti. Ben de ondan Hocanın telefon numarasını istemiştim. Şaban vermeyi, ben de tekrar istemeyi unuttum. Ancak ecel unutmadı! Geçen gün Hocanın vefatını öğrendim. Kara haber misali yaşadığından daha hızlı, vefatının haberini aldım; üzüldüm ve hüzünlendim. Hani derler ya “ölüm Allah’ın emri de ayrılık olmasaydı”. İnsanlar günlük telaşın içinde bazen yaşamı kaçırmakta ve geriye baktığında da aslında dönüşün mümkün olamadığını görmektedir. Ancak iş işten geçmektedir. Allah demiş ya “insanoğlu gaflette!” gerçekten öyle!

Batı düşüncesi, yaşamı çizgisel yani ilerlemeci; Doğu düşüncesi ise onu döngüsel yani hep tekrarcı kabul ediyor. Aslında o, ne salt çizgisel ne de salt döngüsel, gerçekte hem çizgisel hem de döngüsel olarak gerçekleşiyor. Bir yandan zaman ilerken diğer yandan da benzer olaylar sürekli tekrarlanıyor. Makro yapı aynı görünse de mikro yapı hep değişiyor. Olaylar değişmese de tarih tekerrür etse de insanlar ve yaşam sürekli değişiyor. Biri gelip diğeri gidiyor. Yaşam çizgisel de olsa döngüsel de olsa, zaman geriye akmıyor. Telafisi de olmuyor. Her şeyin kıymetini bilmek gerekiyor. Şunu da unutmamak gerekiyor: yaşamın bugünkü seviyeye gelmesinde, pek çok alandan pek çok kahramanın hâlâ büyük emeği ve desteği oluyor. İsimleri unutulsa da eserleri unutulmuyor! Gök kubbenin altında kalan, hoş seda oluyor. Bu vesileyle Hocamıza ve diğer ismi unutulmuşlara, Allahtan rahmet ve mekânlarının cennet olmasını diliyorum…

 

Hoşça kalın…

Kep Adresi [email protected]