İnsan gözü suyun altında bulanık görür, değil mi? Fizik kuralları bize bunu söyler. Işığın kırılma indisi değişir ve bizler suyun altında adeta miyop oluruz.

Ama Tayland’ın batı sahilleri ile Myanmar’ın ıssız adaları arasında, bu fizik kuralını "yalanlayan" bir topluluk yaşıyor.

Henüz karada adım atmayı öğrenmeden suyun içinde yüzmeye başlayan, bebeklerini beşiklerde değil "Kabang" adını verdikleri teknelerde büyüten Mokenler... Ya da dünyanın onlara taktığı o büyülü isimle: Deniz Çingeneleri.

Bilim insanları yıllarca bu insanların çocuklarının suyun altında nasıl olup da kristal netliğinde görebildiğini araştırdı. Cevap şaşırtıcıydı: Bu çocuklar, göz bebeklerini tıpkı bir yunus gibi büzüştürüp, lenslerini fok balıkları gibi bükebiliyorlardı. İnsan bedeninin sınırlarını zorlayan bu "fevkalade özellik", onlara yüce yaratıcının sunduğu bir hediye miydi, yoksa zorlu şartlara karşı geliştirdikleri bir hayatta kalma refleksi mi?

Ancak Mokenlerin asıl sırrı gözlerinde değil, zihinlerindeki o "kadim yazılımda" saklıydı. Ve dünya, bu sırrı öğrenmek için modern tarihin en büyük felaketlerinden birini beklemek zorundaydı: 26 Aralık 2004.

O sabah Hint Okyanusu’nun tabanı yarıldı. Milyonlarca tonluk su kütlesi harekete geçti.

Modern dünyanın en gelişmiş uyduları, milyar dolarlık sismografları ve erken uyarı sistemleri o an sessizdi. Sahillerdeki 5 yıldızlı otellerde tatil yapan "medeni" insan, elindeki dijital kamerayla denizin neden aniden yüzlerce metre geri çekildiğini kaydetmekle meşguldü. Merak, korkuyu yenmişti. Kimse yaklaşan kıyametin farkında değildi.

Fakat o sırada denizin kalbinde yaşayan Mokenler, bambaşka bir şey yaptılar.

Onlar sismik verileri okumadılar. CNN'i izlemediler. Telefonlarına bir uyarı mesajı gelmedi. Sadece "dinlediler". Denizin sessizliğini, kuşların kaçışını, rüzgarın değişen kokusunu... Atalarından duydukları o korkutucu efsaneyi hatırladılar: "Laboon" (Yiyici Dalga). "Eğer deniz suyu bir anda çekilirse, bu Laboon'un karnının acıktığı anlamına gelir. Kaçın!"

Ve kaçtılar. 230 bin insanın hayatını kaybettiği o korkunç tsunamide, Moken kabilesinin neredeyse tamamı, tek bir fire vermeden hayatta kaldı.

Buraya kadar okuduklarınız bir mucize hikayesi gibi gelebilir. Ama hikayenin asıl can alıcı, tüyler ürpertici kısmı tam da burada başlıyor.

O gün o sularda olanlar sadece Mokenler değildi. Bölgeyi, akıntıları ve balık yollarını en az onlar kadar iyi bilen Myanmarlı balıkçılar da aynı denizdeydi.

Fakat Myanmarlı balıkçılar kurtulamadı. Dalgalar onları yuttu.

Peki, aynı denizde, aynı tehlikeyle yüz yüze olan iki grup insandan biri kurtulurken, diğeri neden yok oldu? Sonrasında bir Moken bilgesine bu soru sorulduğunda, verdiği cevap modern insanın yüzüne inen en sert tokatlardan biriydi:

"Onlar mürekkep balığına bakıyorlardı. Başka bir şeye değil. Hiçbir şeye bakmadıkları için hiçbir şey göremediler. Nasıl bakılması gerektiğini bilmiyorlardı."

Düşünebiliyor musunuz? Balıkçılar o kadar odaklanmıştı ki... Ağlarına dolan "mürekkep balıklarına" bakmaktan, ufuktan gelen dağı göremediler. Bilim buna "Algısal Körlük" diyor.

Onlar "parçaya" kilitlenmişti, Mokenler ise "bütüne" bakıyordu. Biri avına odaklanmıştı, diğeri okyanusun kendisine.

Şimdi bu yazıyı okurken bir an durun ve kendinize sorun:

Sizin "mürekkep balığınız" ne?

Kariyeriniz mi? Akıllı telefonunuzun ekranı mı? Banka hesabınız mı? Yaşamın o devasa akışı içinde, yaklaşan dalgaları göremeyecek kadar neye kilitlendiniz?

Belki de hayatta kalmanın sırrı, daha çok odaklanmakta değil; tam tersine başımızı kaldırıp ufka, yani "bütüne" bakabilmektedir. Çünkü Laboon bir daha geldiğinde, ağındaki balıkları sayanlar değil; denizin sesini duyanlar kıyıya çıkabilecek.

Saygılarımla…

13.02.2026

Bayram ERDEN