“Mesulüm, öyleyse varım.”

Bu ifade kulağa tanıdık geliyor olabilir. René Descartes’e atfedilen “Düşünüyorum, öyleyse varım” (cogito ergo sum) sözü, modern felsefenin en güçlü çıkış noktalarından biridir. Descartes, şüphe ederek düşüncenin kesinliğine ulaşmış ve insanın varlığını zihinsel faaliyeti üzerinden temellendirmişti.

Ancak bugün geldiğimiz noktada, yalnızca düşünmenin yeterli olup olmadığını sormamız gerekiyor. Çünkü düşünmek insanı varlığa taşır; fakat onu hayata bağlayan, anlamla buluşturan şey sorumluluktur. Bu yüzden o cümleyi şöyle tamamlamak gerektiğini düşünüyorum: Mesulüm, öyleyse varım.

“Mesul” kelimesinin kökü, sormaya ve sorgulamaya dayanır. Yani bu sözcüğün özünde yalnızca hesap verme değil; düşünme, anlam arama ve hakikatle yüzleşme iradesi vardır. Mesul olmak, edilgen bir konumda beklemek değildir. Mesul olmak; gördüğünü görmezden gelmemek, duyduğunu bastırmamak, bildiğini saklamamaktır.

İnsanın kendi varlığına dönük mesuliyetleri vardır. Mesul olmak yalnızca yapılanların hesabını vermek değil; olup bitene kayıtsız kalmamaktır. Kendisiyle ve çevresiyle ilgili sorular sormaya başlayan birey, pasif bir izleyici olmaktan çıkar. Düşüncelerinin, tercihlerinin ve hatta sessizliğinin bile sonuçları olduğunu kavrar. Böylece insan, yalnız kendi yaşamından değil, parçası olduğu toplumsal bütünden de sorumlu hâle gelir.

Bugün dünyada yaşananlara baktığımızda bu mesuliyet meselesi daha da yakıcı bir hâl alıyor.

Epstein Adası dosyası yalnızca bir suç hikâyesi değildir. Asıl sarsıcı olan, bu karanlık yapının uzun süre herkesin gözünün önünde varlığını sürdürebilmiş olmasıdır. Güç, para ve nüfuz ağları içinde örülen sessizlik duvarı, bize şunu hatırlatıyor: Kötülük çoğu zaman bağırarak değil, suskunlukla büyür.

Bu suskunluk yalnızca birkaç güçlü isme ait değildir. Toplumsal duyarsızlık, çağımızın en görünmez krizlerinden biridir. Skandallar, adaletsizlikler, savaşlar ve yoksulluk haberleri arasında hızla kayıyor ekranlarımız. Birkaç saniyelik öfke, ardından unutuluş. Vicdanlar artık dijital dünyaya taşındı; parmaklarımız kaydıkça kalplerimiz de mesafe koyuyor. Dijital çağ, bilgiyi çoğalttı; fakat merhameti derinleştiremedi.

Bağımlılıklar da tam burada devreye giriyor. Yalnızca madde bağımlılığı değil; hazza, tüketime, görünürlüğe, onaylanmaya, ekrana bağımlılık… Sürekli uyarılan zihinler, kısa süreli hazlarla tatmin edilen kalpler, uzun soluklu sorumluluklardan kaçmayı kolaylaştırıyor. Mesuliyet ağırdır; bağımlılık ise hafif ve caziptir.

Mesul olmamak böyle başlar.
Önce görmemeye alışırız.
Sonra hissetmemeye.
En sonunda da sormamaya.

Oysa “Erdem” kimsenin görmediği yerde doğruyu seçebilmektir. Gücün değil hakkın yanında durmaktır. Popüler olanı değil, doğru olanı gözetmektir. Erdemli insan, yalnızca kendi konforunu değil, başkasının onurunu da hesaba katar.

İşte Ramazan Ayı bu noktada bir mesuliyet çağrısıdır.

Ramazan, açlıkla insanın nefsine ayna tutar. Susuzlukla sabrı öğretir. Paylaşmayla başkasının ihtiyacını fark ettirir. İnsanı yavaşlatır, içe döndürür ve şu soruyu sordurur: “Ben bu dünyada neyin parçasıyım?”

Ramazan, bağımlılıklardan bilinçli bir uzaklaşma pratiğidir. Tüketim kültürüne karşı bir denge arayışıdır. Kalabalıkların içinde kaybolan vicdanı yeniden uyandırma çabasıdır. Sadece mideyi değil, kalbi de arındırma çağrısıdır.

Belki de bu yüzden “Mesulüm, öyleyse varım” cümlesi en çok Ramazan’da anlam kazanır. Çünkü bu ay bize sorumluluklarımızı da hatırlatır. Yalnızca bireysel ibadeti değil; toplumsal hassasiyeti de gündeme taşır. Yalnızca kendimiz için değil, başkaları için de var olmamız gerektiğini fısıldar.

Düşünmek başlangıçtır.
Ama mesuliyet, insanı olgunlaştıran eşiktir.

Gerçek varoluş, yalnızca zihinsel bir kesinlik değil; ahlaki bir duruştur.
Ve insan, ancak sorumluluk aldığında gerçekten vardır.

Saygılar…

Bayram ERDEN