Birçok kez yazıp, söyledim. “İnsan yaşadıklarından arta kalandır.” Yediğimiz, içtiğimiz bizi bedenen ayakta tutar; fakat duyduklarımız, gördüklerimiz ve maruz kaldıklarımız bizi ruh, ahlak ve anlam dünyası bakımından şekillendirir. Bugün artık inkâr edilemez bir gerçekle karşı karşıyayız. Özelikle son yıllarda gözümüzden ve kulağımızdan girenler, bizi aileden, vefadan, sadakatten, samimiyetten ve güvenden uzaklaştırdı.
Ekranlar, uzun zamandır sadece bir eğlence aracı değil; duygu ve düşünce inşa eden güçlü bir eğitim ve yönlendirme alanı. Ne yazık ki bu alan, çoğu zaman iyiyi çoğaltmak yerine kötüyü sıradanlaştıran bir iklime teslim edildi. Ailenin parçalandığı, aldatmanın “kaçınılmaz”, güvensizliğin “doğal”, ihtirasın “heyecan” olarak sunulduğu anlatılar; fark edilmeden ama ısrarla normalleştirildi.
Düşünceyi geliştirmek için somutlayalım: Bu tabloyu uzun uzun açıklamaya gerek yok; kimi zaman isimler bile başlı başına bir değerlendirmedir. Son yıllarda ekranda sıkça yer alan Sadakatsiz, Yasak Elma, Yalı Çapkını, Kızılcık Şerbeti ve İnci Taneleri gibi yapımların isimleri dahi; aldatma, ihtiras, çatışma, güvensizlik ve karanlık duyguların nasıl merkezileştirildiğini göstermeye yeterlidir. Bu diziler, yapmış olduğumuz değerlendirmeyi ayrıca ispat etmeye gerek bırakmayacak ölçüde haklı çıkarmaktadır.
Dizilerle de sınırlı değil mesele. Gündüz kuşağı programları, mahremiyeti ifşa etmeyi cesaret; başkasının acısını teşhir etmeyi içerik sanıyor. Yarışma programları ise dedikodu, hakaret ve küçük düşürmeyi rekabet diye pazarlıyor. İnsan onuru, reytingin gölgesinde kalıyor. Bu yayınları izletip de toplumun daha iyi bir yere varmasını beklemek, en hafif tabirle samimiyetsizlik.
Bu süreçte çok önemli bir karar alınarak 2025 “Aile Yılı”, bir tema olarak değil; toplumsal bir muhasebe çağrısıydı. Ardından 2026 “Bağımsızlık Yılı” olarak gündemde. Bu bağımsızlık, yalnızca siyasi ya da ekonomik değildir; bağımlılıklardan özgürleşmeyi de kapsar. Alkol, madde, tütün, kumar ve ekran bağımlılıklarıyla kuşatılmış bir toplumda; ne aile sağlam kalır ne de birey kendi iradesinin sahibi olabilir. Bağımlılık, bağımsızlığın en sessiz düşmanıdır.
Bağımlılıklarla mücadele; yasaklarla sınırlı bir gündem değil, kültürel ve ahlaki bir duruş ister. Ekranda normalleştirilen ihtiras, şiddet, haz ve tüketim dili; iradeyi zayıflatır, bağımlılığı besler. Oysa bağımsızlık; ölçüyü, sınırı ve sorumluluğu geri çağırır. Aileyi güçlendirmeden, ekran dilini onarmadan, çocukları ve gençleri koruyacak samimi bir yayıncılık ahlakı inşa etmeden bağımlılıklarla gerçek bir mücadele verilemez.
Buradan tüm sorumluluk sahiplerine açık bir çağrı yapmak gerekiyor:
Yayıncılar… Senaristler… Yapımcılar… Reklam verenler… Denetim mekanizmaları… Ve elbette biz izleyiciler.
Artık samimiyet zamanı.
Ekran masum değildir. Ne izlediğimiz, neye güldüğümüz, neyi normal saydığımız; nasıl bir toplum olacağımızın provasını yapar.
2025’in aileye, 2026’nın bağımlılıklardan özgürleşmeye işaret ettiği bu eşikte; gelin samimi olalım.
İyiyi görünür kılalım, kötüyü sıradanlaştırmayalım.
Çünkü insan, gerçekten de yaşadıklarından arta kalandır.
Ve biz, neye maruz kalıyorsak ona dönüşüyoruz.